Tersane Belgeseli: Rutin Bir Yolun Sinemaya Dönüşmesi
Pandemi sürecinin hemen ardından Fethiye’ye yerleştiğimde, sinemayla olan bağımı koparmamam gerektiğini düşünüyordum. Üretmeye devam etmezsem, zamanla üretmenin kendisinden uzaklaşacağımı biliyordum. O dönem hayatım oldukça rutindi: her gün iş ve ev arasında gidip geliyor, aynı caddelerden geçiyor, aynı esnaflarla göz göze geliyordum.
Bu tekrar, bir noktadan sonra kafamda tek bir soruya dönüştü:
Her gün yanından geçtiğimiz insanların hikâyesi nedir?
Bu soruyla birlikte, gündelik hayatın içindeki görünmez hikâyelere odaklanan bir belgesel serisi yapmaya karar verdim. Fethiye’de bu serinin ilk işi olarak Saatçi Yakup belgeselini çektim ve sosyal medyada paylaştım. Beklediğimin üzerinde bir karşılık gördü. Bu da bana şunu söyledi: Bu yol devam etmeli.
Tersane ile Göz Göze Gelmek
Devamı için çok uzağa gitmeme gerek yoktu. Çalıştığım ofisin hemen yanında yer alan Fethiye Tersanesi ile adeta her gün göz göze geliyorduk. Mekânın dokusu, ışığı, hareketi; fotoğraf ve sinema açısından fazlasıyla etkileyiciydi.
İlk başta sadece fotoğraf çekmek için gidip gelmeye başladım. Zamanla bu ziyaretler bir gözleme, ardından da bir belgesel fikrine dönüştü. Tersane artık yalnızca bir mekân değil, yaşayan bir hikâyeydi.
Gökhan, Nahit Usta ve Tekne Yapımı
Bu süreçte, o dönem üniversitenin son sınıfında olan Gökhan ile tanıştım. Gemi mühendisliği okuyordu ve babası Nahit Tiren ile birlikte tekne yapım sürecinin içindeydi. Gökhan’ın çocukluğundan beri babasının yanında edindiği deneyimi üniversite eğitimiyle birleştirmiş olması beni çok etkiledi.
Bu tanışma, belgeselin yönünü belirledi. Yaklaşık 7 ay boyunca, belirli aralıklarla tersaneye gidip geldim. Bu süre zarfında yalnızca çekim yapmadım; tekne nasıl yapılır, hangi aşamalardan geçer, bir ustanın gözü nereye bakar gibi detayları da yaşayarak öğrendim. Bu öğrenme hali, belgeselin ritmine ve bakışına doğrudan yansıdı.
Gece, Yaban Domuzları ve Beklemek
Çekim sürecinde en unutulmaz anlardan biri, geceleri tersaneye inen yaban domuzlarını görüntülemekti. Günlerce, gece yarısı onların beslenmek için gelişini bekledim.
Bir Karadenizli olarak, yaban domuzlarının bu kadar uysal olabileceğini hiç düşünmemiştim. Bu bekleyiş ve gözlem süreci, benim için sadece belgeselin değil, kişisel olarak da farklı bir deneyim oldu. Kamera arkasında geçirilen bu sessiz anlar, filmin ruhunu besledi.
Bugünden Yarına
Tersane Belgeseli, benim için yalnızca bir mekân ya da bir üretim sürecini anlatan bir iş değil; bulunduğum yere, rutine ve insanlara yeniden bakmayı öğrendiğim bir süreçti.
Şu sıralar ise uzun süredir başka bir belgesel üzerinde çalışıyorum. Bu kez odağım biraz daha farklı: daha insani duygular. Geçmişte yaşadığı bir kaza sonucu sevdiği tek şey olan atçılık sporundan uzak kalmış bir gencin, bu spora yeniden dönüş hikâyesini anlatıyorum.
Yakında… Az kaldı.

Yorumlar
Yorum Gönder